Deniz. Su.
İş için bu sefer tam tanımadığım 2 kişi ile yola çıktım. Deniz kenarında kaldık. Oteli ben ayarladım ve dedim ki; "3 kişiye deniz tarafında 3 oda".
"Maalesef deniz tarafında oda yok".
Olsun dedim artık, akşam vaktinde gördüğüm, soluduğum yeter.
Otele gece yarısı varınca, dağınık verilen oda kartlarını aldık. Odama girince daha ışığı yakmadan anladım deniz tarafında olduğumu. Ohh bu kız çok şanslı! Ertesi sabah öğrendim ki, diğerleri benim gibi şanslı değilmiş.
Sonrasında da, iş güç derken, dönüş yolunda, senelerce dibinde yaşadığım ilçenin ara sokaklarına girdik. O kadar ara ki, meşhur Atmaca'ya girmişiz meğer. Nasıl bir yer olduğunu gözlerimizle gördük. Ama ne fotoğraf malzemesi varmış birader. O vakitler ilgim olsaydı, ne ünlü olurdum ben internetlerde! hehe
Sonra o akşam Dkl Lvnt Myhn'ye gittik. (ruhu şad olsun Çgty By'in). Değişik bir geceydi.
O deniz kenarında 5 sene yaşayıp da, nasıl ayrılabildiğimi düşündüm. Mekanları insanlar güzelleştirir ya, benim için de insan kalmamıştı orada.
Yorucu bir iş için gidip de, tatildeymişcesine rahatlamayı sağlayan tek şey su. Bir daha gittiğimde o mayo da benimle gelecek!!
Showing posts with label iş seyahati. Show all posts
Showing posts with label iş seyahati. Show all posts
Thursday, 28 March 2013
Saturday, 16 March 2013
28!
61e inende, aklıma sevgilim geldi. Gözlerim doldu, bir önceki hayatımı özlediğimi fark ettim.
Bu kiraz kavurması. Ekşi bir şey. Turşu olarak da biliniyor.
Bu 28 pidesi. Ortasında yumurta var. Pidenin üzerindeki ekmek ile önce yumurtayı yiyorsunuz. Çok ağırdı.
Bu da iş!!
Dönerken, valizimdeki 3 kiloya yakın numune olduğunu unutmuşum. İlk güvenlikteki kadın çıldırdı. "Bu köşedekiler ne?" diyor, iç çamaşırlarım dahil her şeyi gösterdim kadına. Yok bulamıyoruz. 3 kere x ışınlarına girdi valiz. Yok. Ben de artık sinirlendim, kavga ettim kadınla.
O da beni bir sonraki güvenlike gönderdi.
Orada da aynı şey. Valiz 2 kere girdi makinaya. Sonra birden aydınlandım.
Yan fermuarı açıp, çıkarttım taşları. "Bunlar bakır" dedim. Oysa ki, aptallar için altındı içindeki. Adam "olmaz, bunları bagaja ver" dedi. "Vermem" dedim. Niye dedi. "Vermicem" dedim. "Bagaja ver" dedi. Böyle saşma sapan bir konuşmadan sonra, "alın bunları" diye uzattım taşları. Sonra "bir tanesi bari kalsın" dedim. "Bunlar Artvin'den mi?" dedi, "hayır, 28den" dedim. "Yok ki orada" dedi. Offf.
Neyse bir taşı kurtarabildim. Sonra taşçı sevgilimi arayıp, "bakırlarıma el koydularrr" diye sızlandım.
Tam o sırada bir baktım ki, biniş kartım ve ehliyetim yok :/
Tekrar merdivenleri çıkıp, kavga ettiğim amcaya gittim. Neyse ki, birileri bırakmış.
Böyle işte, damarlarımdaki son kana kadar savaşıp, "a yanlış yaptım" diyebiliyorum. Ama taşlar da ağırdı hakikaten.
28 demişken, bildiğimiz Karadeniz kentleri gibi değil. Hiç bişi yok. Denizde tek bir tekne gördüm. Herkes yüzünü fındığa dönmüş. Çok nemli. Deniz kenarındaki evlerin duvarları küflü. Her taraf fındık olunca, dağlar hep kel. 4 mevsim yeşil ağaç pek yok. Pek sevemedim.
Ama sabah deniz görmek gibisi yok.
İzmir ve Dikili'nin ayrı ayrı özlediğim halleri bunlar işte. Hatta Körfez'de bekleyen Amerikan gemilerini teleskop ve dürbün ile dikizlediğim vakidir. Hiç de ayıp yapmadım çünkü onlar da hiç ayıp yapmadılar. Bir de mors bileydim, o zaman farklı olardı.
Neyse, 28. Öyle bir kent. Deniz kenarında iki yerde çöplük var. Bana şehri koruyan adam "denizle temas etmiyor ki" dediğinde, mesleki deformasyon: "jeomembran mı var?" dememle geri adım attı tabi.
Belki de şehrin en büyük utancı bu olmalı. Ama iyi geldi bana havası, yediklerim.
Hem de 3 kadeh rakı ve yanında yediklerime rağmen 21:00de uyuyup, 05:00te kalkabildim.
O akşam yediğim ve tadına bayıldığım sakarcadan alıp eve getirdim de, pişman oldum. Ayıklaması, deliye pösteki saydırmakla aynı, üstüne eli de sümüksü bir artıkla kaplıyor. Ama tadı güzel.
Nihayet güzel bir iş seyahati geçirdim. Ama şirket makinamın şarjı bitti. Benjamin'i de henüz bir yere götürmüyorum. Bunlar da cep telefonundan, dandikum fotoğraflar işte.
Böyle.
Bu 28 pidesi. Ortasında yumurta var. Pidenin üzerindeki ekmek ile önce yumurtayı yiyorsunuz. Çok ağırdı.
Bu da iş!!
Dönerken, valizimdeki 3 kiloya yakın numune olduğunu unutmuşum. İlk güvenlikteki kadın çıldırdı. "Bu köşedekiler ne?" diyor, iç çamaşırlarım dahil her şeyi gösterdim kadına. Yok bulamıyoruz. 3 kere x ışınlarına girdi valiz. Yok. Ben de artık sinirlendim, kavga ettim kadınla.
O da beni bir sonraki güvenlike gönderdi.
Orada da aynı şey. Valiz 2 kere girdi makinaya. Sonra birden aydınlandım.
Yan fermuarı açıp, çıkarttım taşları. "Bunlar bakır" dedim. Oysa ki, aptallar için altındı içindeki. Adam "olmaz, bunları bagaja ver" dedi. "Vermem" dedim. Niye dedi. "Vermicem" dedim. "Bagaja ver" dedi. Böyle saşma sapan bir konuşmadan sonra, "alın bunları" diye uzattım taşları. Sonra "bir tanesi bari kalsın" dedim. "Bunlar Artvin'den mi?" dedi, "hayır, 28den" dedim. "Yok ki orada" dedi. Offf.
Neyse bir taşı kurtarabildim. Sonra taşçı sevgilimi arayıp, "bakırlarıma el koydularrr" diye sızlandım.
Tam o sırada bir baktım ki, biniş kartım ve ehliyetim yok :/
Tekrar merdivenleri çıkıp, kavga ettiğim amcaya gittim. Neyse ki, birileri bırakmış.
Böyle işte, damarlarımdaki son kana kadar savaşıp, "a yanlış yaptım" diyebiliyorum. Ama taşlar da ağırdı hakikaten.
28 demişken, bildiğimiz Karadeniz kentleri gibi değil. Hiç bişi yok. Denizde tek bir tekne gördüm. Herkes yüzünü fındığa dönmüş. Çok nemli. Deniz kenarındaki evlerin duvarları küflü. Her taraf fındık olunca, dağlar hep kel. 4 mevsim yeşil ağaç pek yok. Pek sevemedim.
Ama sabah deniz görmek gibisi yok.
İzmir ve Dikili'nin ayrı ayrı özlediğim halleri bunlar işte. Hatta Körfez'de bekleyen Amerikan gemilerini teleskop ve dürbün ile dikizlediğim vakidir. Hiç de ayıp yapmadım çünkü onlar da hiç ayıp yapmadılar. Bir de mors bileydim, o zaman farklı olardı.
Neyse, 28. Öyle bir kent. Deniz kenarında iki yerde çöplük var. Bana şehri koruyan adam "denizle temas etmiyor ki" dediğinde, mesleki deformasyon: "jeomembran mı var?" dememle geri adım attı tabi.
Belki de şehrin en büyük utancı bu olmalı. Ama iyi geldi bana havası, yediklerim.
Hem de 3 kadeh rakı ve yanında yediklerime rağmen 21:00de uyuyup, 05:00te kalkabildim.
O akşam yediğim ve tadına bayıldığım sakarcadan alıp eve getirdim de, pişman oldum. Ayıklaması, deliye pösteki saydırmakla aynı, üstüne eli de sümüksü bir artıkla kaplıyor. Ama tadı güzel.
Nihayet güzel bir iş seyahati geçirdim. Ama şirket makinamın şarjı bitti. Benjamin'i de henüz bir yere götürmüyorum. Bunlar da cep telefonundan, dandikum fotoğraflar işte.
Böyle.
Saturday, 16 February 2013
3 Gün
3 gündür internetten (maalesef iş mailleri hariç) yoksun bir hayatım vardı. Hiç de merak etmedim. Zaten "suret defteri"ni de kapatmıştım. Kitaba vakit ayırdım. Özlediğim uyku düzenime de dönünce, yoğun işe rağmen iyi vakit geçirdim. Ama biliyorum ki siz beni özlediniz, kehkehkehe.
O 3 gün 3 şehirdeydim.
14 Şubat geçti gitti nihayet. Sevgilimle birbirimize ayıplı 9Gag espirileri yaparak kutladık günümüzü. O zaten en büyük aşkını yaratıyordu o gün; Pygmalion'u var artık;
İri sevgilimin iri baldırı kadar bir kasası olan toplama oyun bilgisayarı!
Öğle vakti, yemekhanede sesi her daim sonuna kadar açık olan tvde dans eden kadınları ve faaliyetleri görünce, ben de oturduğum yerde dans ettim, destek verdim. Böyle kollektif hareketlere bayılıyorum, çok şey değiştirmese de.
O akşam, İzmir'e geçmem gerekiyordu. Şirketim beni işletmeden arabayla yolladı. Akşam 18de hala işletmedeydik. Beni götürecek şoför arkadaşa yemekhanede "az ye, yolda çöp şiş yeriz" dedim. Canımıza minnet!
19u geçiyordu ki çıktık. O yemeği yemesem ben ölürdüm, biliyorum kendimi AKŞm düşüktür.
Yol kenarında bir sürü yemek yeri var. Bir tanesini son anda gördük. Ne kadar kalabalık dedik birbirimize.
Sonra da, daha önce durduğumuz yere gittik. Dışarıdan görünen; metresini yemeğe kaçırmış erkekler! Etrafta kırmızı balonlar da var?!
Girdik. Aman yareppim, ouvfak! İçeride adi bir orgda müzik icra eden 2 kişi. Her masada çiftler, bazıları yavrulamış, bebeleri ellerinde kırmızı balonlarla ortada koşturuyor. Masalarda alevsiz mumlar! Arkamı döndüm. Hiçbir şey demeden çıktık. Çıkınca da, "kahretsin, bugün 14 Şubat!!!" çığlık attık.
Bir sonrakine yürüdük. Çok yağmur var, üstüne de çok soğuk?! Yağmur yağınca hava yumuşamaz mıydı yav?
Ötekine de girdik, üzerimize doğru garsonlar, baş garson ve boyalı sarı saçlarından suçlu şık bir hatun geliyor. Ben etrafa baktım. Tek bir boş masa görmedim. Aynı işletme olduğu için, burada da, orglu insanlar vardı ama sayıları çoktu. Şirket yemeği gibi geldi bana. Kız bize gülümseyince, ben içimden "yoo yooo o benim sevgilim değil, bizi rahat bırak" diyerek ama yine nezaketi yüzden bırakmayıp, gülümseyerek kaçtık oradan! Kırmızı balonlar ve çocuklar burada da vardı, mumlarla birlikte.
Ne aşık bir millet olmuşuz biz böyle ya. Yolda durup, kadife pantol, botlarım ve kalın yeleğimle bir çöp şiş yiyemedik! Çünkü herkes bizim ofiste giyindiğimiz gibi giyinmişti! (ama bu kısma artık hak veriyorum - ye kürküm ye).
Neyse, sonraki çöpşişçilerde de durum farklı değildi. İyi ki o yemeği yemişim. Ölmeden otele vardık.
Ama varmadan önce, üniversite yıllarında trafik kazasında ölen sevgilimin evinin önünden geçerken, boğazım düğümlendi. Üniversite hayatımın ikinci yarısının geçtiği binanın önünden geçtik. Ah o tren garı. Her yer ne kadar değişmiş! Tekel binası, sağır ve dilsizler okulu!
Otel de, benim mezun olduğum fakültenin 4 sene boyunca kiraladığı bina! Khrmnlr'da. Elimle koymuş gibi buldum! Ama mezun olduğum okula ve bölüme istinaden de "ouvfak" dedim içeri girince. Buranın recep beyine anlattım, burası okuldu falan. Adam utandı, "valla haberim yoktu, patron almış" 1997 açılmıştı orası. O zamandan beri de tadilata yeni başlamışlar.
Bana tadilatsız oda düşmüş!
Kalorifer yanıyordu ama kayıp klima kumandasını getirmeyi teklif eden "odacı"dan şüpphelenmeliydim. Sonradan istedim kumandayı. Duştan çıkınca, üşüdüm bir de. Banyonun soğukluğu içeri girmesin bari diye, kapıyı kapattım. Ouvfak! tekrar. Meğer kilidi bozukmuş. 10 dakka sonra ısınmak için bari saç kurutma makinasını sırtıma tutayım diye ayağa kalktığımda, banyo kapısını açamadım.
Tokmaklı kapı, çevir çevir açılmıyor. Of adamı mı çağırıcam yine, (tıkır tıkır), ya üstümde pijamalarım var (tıkır tıkır). Umut fakirin ekmeği işte, tüm bunları düşünürken tokmağı çeviriyorum bir yandan. Pijama da, pijama değil. Sevgili C V's S giyinsin, ben işim gereği gündüz de gece de öyle giyiniyorum elbet.
Benim pijamam yukarıdakinden ama erkeksiz olanından. Koyu gri bir renk.
Ya odayı değiştirirlerse (tıkır tıkır), eşyalarımı da diğer yatağa serdim (tıkır tıkır). Oda değiştiririm (tıkır tıkır) hem iyi ısınır belki (tıkır tıkır) ama banyoda kişisel bakım şeylerim var (tıkır tıkır). Hee, valla var.
Sonra aklıma tokmağa bakmak geldi. Baktım, normalde anahtar sokulan delik yerine, kocaman bir delik var. Gittim, senelerdir kullanmadığım ev anahtarını soktum, çevirdim. Açıldı. Ouvfak! Pijamamın üstünden sırtıma soktum kurutucuyu. Kapıyı da kapatmadan yattım. O minicik yatakta kitabın merakı ile bir süre sonra vücudum atınca, uykuya geçtim. P.Batu "vücudum attı" derken neyi kast etmiş, anladım. Kız haklıymış beyler.
Ertesi gün de, hava limanına giderken lisedeyken intihar ederek ölen sıra arkadaşımın Paşaköprü'deki mezarı önünden geçtik. İlk trafik kazası yaptığım yerden geçtik. İlk köpeğimi aldığım adamın dükkanının yolu vs derken, İzmir'e gelmemek için neden taklalar attığımı anladım.
Çok leşim var benim orada. Büyüdüğüm yer ve hayatımın ilkleri - iyileri ve kötüleri ile.
Sanırım mecbur kalmadıkça da gelmeyeceğim. Beni seven iyi insanlar da var tabi, birlikte büyüdüğüm ortaokul arkadaşlarım! Ama onlarla deplasmanda değil de, evde kucaklaşmayı tercih edeceğim.
Sonra da İst'daydım. Elit siyah kıyafetli insanların çalıştığı holdink merkezinde. Çıkışta koşarak kaçarken, çok önemli insanlarla karşılaşmış ve yağmurda sıçana dönmüş saçlarımla selam vermiş olabilirim, üzerimde sahte mini kürkümle! Seni de sevmiyorum İst. İzmr'i de, Ank'ra'yı hele hiç.
Doğduğumdan beri eksikliğini hissetmediğim aidiyet duygumun farkına vardım. Hiçbir şehire ait hissetmiyorum kendimi. Ama bugün o koca gözlü Işıl, BayNihat'ın binbir çeşit mezesini çiğnemeden yutarken gözümden damlaların düştüğünü de saklamayayım.
Umarım deniz gören bir nehir kenarında bahçesi ve kapalı havuzlu bir evim olur!
O 3 gün 3 şehirdeydim.
14 Şubat geçti gitti nihayet. Sevgilimle birbirimize ayıplı 9Gag espirileri yaparak kutladık günümüzü. O zaten en büyük aşkını yaratıyordu o gün; Pygmalion'u var artık;
İri sevgilimin iri baldırı kadar bir kasası olan toplama oyun bilgisayarı!
Öğle vakti, yemekhanede sesi her daim sonuna kadar açık olan tvde dans eden kadınları ve faaliyetleri görünce, ben de oturduğum yerde dans ettim, destek verdim. Böyle kollektif hareketlere bayılıyorum, çok şey değiştirmese de.
O akşam, İzmir'e geçmem gerekiyordu. Şirketim beni işletmeden arabayla yolladı. Akşam 18de hala işletmedeydik. Beni götürecek şoför arkadaşa yemekhanede "az ye, yolda çöp şiş yeriz" dedim. Canımıza minnet!
19u geçiyordu ki çıktık. O yemeği yemesem ben ölürdüm, biliyorum kendimi AKŞm düşüktür.
Yol kenarında bir sürü yemek yeri var. Bir tanesini son anda gördük. Ne kadar kalabalık dedik birbirimize.
Sonra da, daha önce durduğumuz yere gittik. Dışarıdan görünen; metresini yemeğe kaçırmış erkekler! Etrafta kırmızı balonlar da var?!
Girdik. Aman yareppim, ouvfak! İçeride adi bir orgda müzik icra eden 2 kişi. Her masada çiftler, bazıları yavrulamış, bebeleri ellerinde kırmızı balonlarla ortada koşturuyor. Masalarda alevsiz mumlar! Arkamı döndüm. Hiçbir şey demeden çıktık. Çıkınca da, "kahretsin, bugün 14 Şubat!!!" çığlık attık.
Bir sonrakine yürüdük. Çok yağmur var, üstüne de çok soğuk?! Yağmur yağınca hava yumuşamaz mıydı yav?
Ötekine de girdik, üzerimize doğru garsonlar, baş garson ve boyalı sarı saçlarından suçlu şık bir hatun geliyor. Ben etrafa baktım. Tek bir boş masa görmedim. Aynı işletme olduğu için, burada da, orglu insanlar vardı ama sayıları çoktu. Şirket yemeği gibi geldi bana. Kız bize gülümseyince, ben içimden "yoo yooo o benim sevgilim değil, bizi rahat bırak" diyerek ama yine nezaketi yüzden bırakmayıp, gülümseyerek kaçtık oradan! Kırmızı balonlar ve çocuklar burada da vardı, mumlarla birlikte.
Ne aşık bir millet olmuşuz biz böyle ya. Yolda durup, kadife pantol, botlarım ve kalın yeleğimle bir çöp şiş yiyemedik! Çünkü herkes bizim ofiste giyindiğimiz gibi giyinmişti! (ama bu kısma artık hak veriyorum - ye kürküm ye).
Neyse, sonraki çöpşişçilerde de durum farklı değildi. İyi ki o yemeği yemişim. Ölmeden otele vardık.
Ama varmadan önce, üniversite yıllarında trafik kazasında ölen sevgilimin evinin önünden geçerken, boğazım düğümlendi. Üniversite hayatımın ikinci yarısının geçtiği binanın önünden geçtik. Ah o tren garı. Her yer ne kadar değişmiş! Tekel binası, sağır ve dilsizler okulu!
Otel de, benim mezun olduğum fakültenin 4 sene boyunca kiraladığı bina! Khrmnlr'da. Elimle koymuş gibi buldum! Ama mezun olduğum okula ve bölüme istinaden de "ouvfak" dedim içeri girince. Buranın recep beyine anlattım, burası okuldu falan. Adam utandı, "valla haberim yoktu, patron almış" 1997 açılmıştı orası. O zamandan beri de tadilata yeni başlamışlar.
Bana tadilatsız oda düşmüş!
Kalorifer yanıyordu ama kayıp klima kumandasını getirmeyi teklif eden "odacı"dan şüpphelenmeliydim. Sonradan istedim kumandayı. Duştan çıkınca, üşüdüm bir de. Banyonun soğukluğu içeri girmesin bari diye, kapıyı kapattım. Ouvfak! tekrar. Meğer kilidi bozukmuş. 10 dakka sonra ısınmak için bari saç kurutma makinasını sırtıma tutayım diye ayağa kalktığımda, banyo kapısını açamadım.
Tokmaklı kapı, çevir çevir açılmıyor. Of adamı mı çağırıcam yine, (tıkır tıkır), ya üstümde pijamalarım var (tıkır tıkır). Umut fakirin ekmeği işte, tüm bunları düşünürken tokmağı çeviriyorum bir yandan. Pijama da, pijama değil. Sevgili C V's S giyinsin, ben işim gereği gündüz de gece de öyle giyiniyorum elbet.
Benim pijamam yukarıdakinden ama erkeksiz olanından. Koyu gri bir renk.
Ya odayı değiştirirlerse (tıkır tıkır), eşyalarımı da diğer yatağa serdim (tıkır tıkır). Oda değiştiririm (tıkır tıkır) hem iyi ısınır belki (tıkır tıkır) ama banyoda kişisel bakım şeylerim var (tıkır tıkır). Hee, valla var.
Sonra aklıma tokmağa bakmak geldi. Baktım, normalde anahtar sokulan delik yerine, kocaman bir delik var. Gittim, senelerdir kullanmadığım ev anahtarını soktum, çevirdim. Açıldı. Ouvfak! Pijamamın üstünden sırtıma soktum kurutucuyu. Kapıyı da kapatmadan yattım. O minicik yatakta kitabın merakı ile bir süre sonra vücudum atınca, uykuya geçtim. P.Batu "vücudum attı" derken neyi kast etmiş, anladım. Kız haklıymış beyler.
Ertesi gün de, hava limanına giderken lisedeyken intihar ederek ölen sıra arkadaşımın Paşaköprü'deki mezarı önünden geçtik. İlk trafik kazası yaptığım yerden geçtik. İlk köpeğimi aldığım adamın dükkanının yolu vs derken, İzmir'e gelmemek için neden taklalar attığımı anladım.
Çok leşim var benim orada. Büyüdüğüm yer ve hayatımın ilkleri - iyileri ve kötüleri ile.
Sanırım mecbur kalmadıkça da gelmeyeceğim. Beni seven iyi insanlar da var tabi, birlikte büyüdüğüm ortaokul arkadaşlarım! Ama onlarla deplasmanda değil de, evde kucaklaşmayı tercih edeceğim.
Sonra da İst'daydım. Elit siyah kıyafetli insanların çalıştığı holdink merkezinde. Çıkışta koşarak kaçarken, çok önemli insanlarla karşılaşmış ve yağmurda sıçana dönmüş saçlarımla selam vermiş olabilirim, üzerimde sahte mini kürkümle! Seni de sevmiyorum İst. İzmr'i de, Ank'ra'yı hele hiç.
Doğduğumdan beri eksikliğini hissetmediğim aidiyet duygumun farkına vardım. Hiçbir şehire ait hissetmiyorum kendimi. Ama bugün o koca gözlü Işıl, BayNihat'ın binbir çeşit mezesini çiğnemeden yutarken gözümden damlaların düştüğünü de saklamayayım.
Umarım deniz gören bir nehir kenarında bahçesi ve kapalı havuzlu bir evim olur!
Friday, 18 January 2013
Yollar
Bana bitmiyor bu sene sanki yollar. Her hafta ayrı bir bölgedeyim, artık bölge de kalmadı ya. Ege, Karadeniz, GDAnadolu falan kalktı hep, bilmeyen varsa.
Tren camından çektiğim bu fotoğraflara bayılıyorum. Kırağı düşmüştü o sabah, pek net değil ama instagramın yaptığını ben müdahalesiz yakalıyorum :|
İşte Darknia!
Kömürün görmediğiniz yüzü.
Tren yollarının tabelasızlığı ve çift işlem.
Bu da uzaktan olanı. İçin için yanan ve kötü kokan kömür. O kadar çam olmasa Ege bölgesi Ank'ra gibi olurdu.
Tam saniyeler önce, Benjamin'in bataryasını şarj ediyordum ki, patladı!!
Ne kadar tanıdık değil mi?
Ank'ra'ya getirdiğim her aracımın aynı noktada aküsünün bitmesi gibi.
Geçmişim tekerrürlerden ibaret.
Tren camından çektiğim bu fotoğraflara bayılıyorum. Kırağı düşmüştü o sabah, pek net değil ama instagramın yaptığını ben müdahalesiz yakalıyorum :|
İşte Darknia!
Kömürün görmediğiniz yüzü.
Tren yollarının tabelasızlığı ve çift işlem.
Bu da uzaktan olanı. İçin için yanan ve kötü kokan kömür. O kadar çam olmasa Ege bölgesi Ank'ra gibi olurdu.
Tam saniyeler önce, Benjamin'in bataryasını şarj ediyordum ki, patladı!!
Ne kadar tanıdık değil mi?
Ank'ra'ya getirdiğim her aracımın aynı noktada aküsünün bitmesi gibi.
Geçmişim tekerrürlerden ibaret.
Friday, 11 January 2013
2 Arada Ah Nerede 1 Derede
Önceki ortadan kaybolmalarım dahil, Böğürtlen ile çektiğim fotoğrafları ortamlara taşımayı becerdim. Kalitesi de düşük değilmiş!! Oleys!
İlk fotoğraf Çağatay Bey'e gelsin. Tren camının arkasından, Mns - Sm yolları! Gördüğüm bu kadardı, söylemiştim. İşten daha fazlasına henüz vakit ayıramıyorum. Ama yeni gelen olunca, bahane öznesi de olabiliyorum. Dünden önce çiköfte yaptılar, "J hanım istedi" demişler. Ben Ege'de büyüyen biri olarak, ne zaman talep ettim böyle birşey? :)
Sarı renge ayrı bir ilgim vardır. Her ne kadar semiotics / göstergebilimde hastalığı simgelese de!Yataklı vagonların son hali: akça ağaç. Aşırı ısınma sorununu da çözmüşler. Geceyarısı kanter içinde uyanmıyor artık insan.
Svs - Kngl
Bu yeni arkadaşım - kırma dişi.
Her zamanki gibi detay!!
Ayran şişelerinde gözüm kaldı. Eh tabi ne yedik? Svs köfte. Fena değildi.
Ne de olsa akşam geç çıkmak zorundayım diye de, bunları kısaca yazdım, ekledim. Sevgiler!
Tuesday, 8 January 2013
Bembeyaz
Svs'tan bildiriyorum:
Dize kadar kar. Dün gelirken araç ani tipiden dolayı yoldan çıktı, kara saplandık. 1.5 saatlik yolu 2.5 saatte zor geldik.
Bugün güneş çıktı :(
Üzülüyorum çünkü böyle durumda güneş çıkınca ertesi gün ayaz oluyor. Moskva'da da böyle olmuştu. Son gün donmuştuk.
Hala şu kaldığım yeri gündüz gözü ile göremedim. Baharda bol bol fotoğraf sözü veriyorum. Benjamin evde. Ama evde de kar varmış.
Yoğunluktan takip ettiklerimi de edemiyorum. Ölmedim.
Sevgiler,
J.O.
Svs, Kngl 2013
Dize kadar kar. Dün gelirken araç ani tipiden dolayı yoldan çıktı, kara saplandık. 1.5 saatlik yolu 2.5 saatte zor geldik.
Bugün güneş çıktı :(
Üzülüyorum çünkü böyle durumda güneş çıkınca ertesi gün ayaz oluyor. Moskva'da da böyle olmuştu. Son gün donmuştuk.
Hala şu kaldığım yeri gündüz gözü ile göremedim. Baharda bol bol fotoğraf sözü veriyorum. Benjamin evde. Ama evde de kar varmış.
Yoğunluktan takip ettiklerimi de edemiyorum. Ölmedim.
Sevgiler,
J.O.
Svs, Kngl 2013
Subscribe to:
Posts (Atom)





















